Hemşehrimiz Edip Cansever' in Hatıralarından (ülkemizin önemli şairlerinden) |
8/8/1928.
Babam Kur'anın arkasına yazmış doğduğum tarihi. Sonra da
nüfusa kaydettirmiş. Pek sevinmiş erkek olmama. Benden önce
iki kız, benden sonra bir kız, böylece dört kardeş
oluvermişiz. Doğduğum ev İstanbul'da, Beyazıt'ın
arkalarında, Soğanağa dedikleri bir yer. Annem küçükken
göstermişti : "İşte sen bu evde doğdun!" Bir süre
sonra --herhalde ben çok küçükken-- Saraçhanebaşına
taşınmışız. Şimdi Aksaray'a inen geniş asfalt caddenin tam
üstünde bir ev. Bir küçük bahçe, bahçenin çevresi hep ev,
bir kuyu, bir ayva ağacı, bir çardak. Bitişiğimizde Nigâr
hanım oturuyor kocasıyla ve kardeşi Kenan beyle. Nigâr hanım
A. Hamdi Tanpınar'ın kızkardeşi. Tanpınar da orda oturuyor
ama her zaman değil sanıyorum. Belki de yolculuklara filân
çıkıyor arada. Bahçelerinde bir erik ağacı var. Mevsimi
gelince ara yerdeki duvara çıkıp erik yoluyor ve bahçemize
atıyorum. Babam ve annem Çankırı'nın Atkaracalar köyünde
doğmuşlar. İkinci Dünya Savaşında havacı çavuş
yapmışlar babamı. Görevi İstanbul'da. Becerikli adammış
ki, çarşıda --Kapalıçarşı'da-- bir şeyler alıp satmaya
başlamış. Sonra Uzunköprü'de Keşan'da, daha başka yerlerde
panayırlara, sergilere katılmış. Sonra dedemle ortak olarak
bir dükkan tutup işletmeye başlamışlar. Daha sonra dedemden
ayrılıp bir başına sürdürmüş işini. Ev kendi evimiz
olmuş. Yemeğimizi yer sofrasında yiyoruz. Çoraplarım
babamın çoraplarının küçültülmüşü. Pantolonum yeniyken
bile yamalanır, annemin "Süvari" dediği bu yama
sayesinde uzun süre giymem sağlanırdı. Oyuncağım, bir
sepete doldurulmuş tahta parçaları, tekerlekler, teller, bir
sürü ıvır zıvır. Annem sık döverdi, babamsa yılda bir
iki kez. Tavanarasına kaçardım, merdivenlerden yorulur,
yetişemezdi bazan annem. Bir keresinde yetişti, dama
çıkacağımı anlayınca korktu ve vazgeçti. Umutsuzlar
Parkı'nda yazmıştım bunu sanıyorum, ama hangi şiirdeydi,
şimdi hatırlayamıyorum. Çok çalışırdı annem. Koca evin
temizliği, yemeği, bizim bakımımız onun üstündeydi.
Babamın kazancını bilmem ama eli sıkıydı iyice. Evimizdeki
tek kitap, parça parça açılıp uzayan bir uçak resimleri
kitabıydı. Etrafımız arsa doluydu. Karşımızda çok büyük
bir bahçe, ağaçlar içinde bir köşk vardı. Dolmabahçe
Sarayından büyüktü sanki. Şimdi park yaptılar. Siirtli
aileler otururdu aşağı mahallelerde. Çocukları bizleri
dövmeye, ya da ikinci kızkardeşimle imâl edip satmaya
çalıştığımız fırıldakları yağmaya gelirlerdi. En
sevinçli günlerimizi, dedemin ya da dayımın Polatlı'dan
misafir gelmeleri, bizlere birer küçük Nestle çukulatası
getirmeleriyle yaşardık. Dedem, Polatlı'daki dükkanına mal
almak için çarşıya giderken beni de götürür, şiş
kebabıyla komposto yedirir, en büyük zevkim bu olurdu.
Bir gün mektebe gideceksin, dediler. Annem götürdü, müdüre
rica etti, altı yaşını bitirmeden 56. İlk Okula yazıldım.
İlk gün, arka sırada, konuşuyorum diye bir tokat yedim
öğretmenden, sanki evde yediklerim az geliyormuş gibi. Ertesi
gün karyolanın altından çıkarıp --annemle babamın
karyolası, biz yer yatağında yatardık-- gönderdiler okula.
Yavaş yavaş alıştım bu işe, okula ısınamadım ama
göğüslüğüm, beyaz yakam biraz hoşuma gitti. Yedi sekiz
yaşında Yavrutürk, daha sonraları Ateş Çocukları gibi
dergiler almaya başladım. Yirmi Üç Nisanlar gelip geçti.
Yerli Malı Haftaları akıp gitti böylece. Beni eve meleklerin
getirmediğini öğrendim. Son sınıfta Güler ismindeki bir
kıza, sonra da Nebahat'a aşık oldum. Birinin de bacağını
sıktığımı hatırlıyorum. Okul tatil olunca, babam iş
öğrenmem için dükkana götürmeye başladı beni. Dayaktan
daha fena geldi bu bana. Sıkıldım ve nefret ettim. Para
kazanmaya başlayıncaya kadar sürdü bu nefret, sonra sonra
alıştım. Üstüne üstlük, akşamları eve ne taşıyacaksak
bir kısmını da ben yüklenirim, tramvay masrafı olmasın
diye, yürüye yürüye Kapalıçarşı'dan eve dönerdik.
Kaburgaları sayılan gövdem için oldukça ağır bir işti bu
da. Ayrıca kafam da çok büyüktü gövdeme göre. Okulda
"koca kafa Edip" diye kızdırırlardı. Bir de mektep
dönüşü kavgaları... Kimseyi dövebildiğimi
hatırlamıyorum.
56. İlk Okul bitti. Sünnet oldum. Babam Fatih'te on bin liraya
bir apartıman aldı. İkinci Dünya Savaşı başladığı için
emlak fiatları çok düşüktü. Babam da kazanmış ve biraz
tutmuştu galiba. Üst katına yerleştik. Adam gibi masada yemek
yemeye başladık. Yirmi kedisi olan Nigâr hanımın, kedileri
yavrulayınca gönderdiği lohusa şerbetleri, arada bir gelen
ölü helvaları, çok iyi komşumuz olan --ayrıca çok iyi iki
insan-- Gülsüm hanımla Rıza bey gerilerde kaldı. Cami
avlularında kiraladığım bisikletler de geride kaldı.
Cambazlar gene vardı ama. Fatih İtfaiyesinin bahçesindeki
gösteriler de. O güzelim itfaiye müzesi de, sanki donuk donuk
balmumu kokan. Akşamüstü caddeler sulanır, Fatih'e giden
tramvaylara atlardık. Çok hoştu. Ama cambazları hiçbirine
değişemem. Bir meydana yerleşirler, bir hafta gösteri
yaparlar, son gün telin üstünde kurban kesme numarasına
girişirler, aşağıdan "kesme, kesme!" sesleri gelir,
güya hatır için vazgeçerlerdi. Ah o meyvalı gazoz kokuları!
Kokusu hâlâ burnumda. Bir de kapıcı İsmail efendinin süslü
dondurma arabası. Ya çeşit çeşit gazoz kapakları! Kıl
testere ile kesip boyadığım kontraplaktan yapılmış yedi
cüceler, pinokyolar, mikiler, v.b.
İstanbul'da
karartma var, İstanbul bombalanacak! Babam bizi doğduğu köye
götürüyor, dört ay kalıyoruz. Harman yerinde futbol
maçları... Değirmen'e buğday götürüyoruz, ununu fırıncı
Seniye kadına veriyoruz, bize ekmek yapıyor. Döğenin
üstünde, öküzleri sürüyorum, biri pisliğini edeceği sıra
bir teneke tutup topluyorum onları, sonra samanla karıştırıp
tezek yapıyoruz. Harmanda buğday kurutuyorum, kuşlar yemesin
diye bekçilik yapıyorum. Samanlıklarda on metre yükseklikten
atlayıp gömülüyoruz samanların içine. Dört ay yalınayak
gezdim. Kadınlar giremezdi çarşıya. Görüp göreceğimiz tek
meyva öküz eriği. Et bulmak daha da güçtü, ne zaman ki bir
hayvan öldü ölecek, keserler, tellal bağırtırlardı.
Paramız yok değildi belki. Ama savaştı belimizi büken.
Susayınca yoldan geçen kızların bakraçlarından su içmek
olağandı. Bekir efendinin arabasıyla dört saat sürerdi.
Çerkeş'e gitmek. Arada gidilirdi. Biraz sebze yüzü
görürdük böylece. Derede balık tutardık, yağmur duasına
çıkardık. Bir gün demir yolunu tamamladılar, çiçeklerle
donatılmış ilk tren Atkaracalar'a girdi. İdare lambalarıyla,
helası dışarda kerpiç evlerle, binbir yamalı elbiseler
--daha doğrusu çullar-- içindeki insanlarla kaynaşan köye
tren girdi. Sonra İstanbul'a döndük.
Orta okuldayım. Tanpınar'ın kardeşi Kenan bey velim. İkinci
sınıftayım yani, Kumkapı Orta Okulu'nda. Birinci sınıfı
Gelenbevi Orta Okulu'nda okudum, Fatih camisinin arkalarında.
Anılarım çok silik. Tarzan kartlarıyla "alt mı üst
mü" oynamak, üstünde hayvan resimleri bulunan kabartmalar
alıp satmak, başka?.. Başka bir şey yok. İkinci sınıfta
ilk şiirimi yazdım. Bir çocuk dergisine yolladım ve çıktı.
Artık şairdim. Hayat ansiklopedilerini toplayıp ciltlettim. Bu
ara horozum da öttü, erkekliğe geçtim. Son sınıfı da aynı
okulda okudum ve bitirdim. Kumkapı'dan çok iz kaldı bende.
İstasyon, mendirek, kiliseler, Ermeni evleri... kızıl ve sivri
sakallı müdür, balıkçılar, Gedikpaşa meyhaneleri...
Martılar, iyot kokuları... Sonra Langa bostanlarına gitmeler,
Yenikapı'daki kömür iskelelerinde yüzme öğrenmeler,
donumuzu başımızda kurutarak eve dönmeler. İlk radyo, ilk
pikap. Münir Nurettin'in, Safiye'nin, Müzeyyen Senar'ın
plakları.
İstanbul Erkek Lisesi'ne girdim. Öğleyin çıkmak yok. Ekmek
karnemizi unutursak, bahçe penceresinden ayva, leblebi alıp
yiyoruz. Geneleve ilk defa onuncu sınıftayken gittim. Şiir
yazıyorum ve Tevfik Fikret'in etkisindeyim. Salim Rıza
Kırkpınar çok iyi şiir okuyor. Şiiri başka türlü sevmeye
başlıyorum. Son sınıftaki hocam Hakkı Süha Gezgin. Şiiri
yasaklıyor. Bir ara Çınaraltı dergisi okuyorum. Aruzla bir
şiir yazıp yolluyorum, Orhan Seyfi'nin bir cevabı çıkıyor:
Şiiri heceyle yazmışım ve bazı dizelerde bir hece eksikmiş.
Heceyle bir şiir yazıp yolluyorum ve öbür şiirimin aruzla
yazıldığını ekliyorum, şiir yayınlanıyor. Sonra İstanbul
dergisine bir şiir yolluyorum, çıkıyor, ikincisini
yolladığımda, cevaplar kısmında beni dergi yazıhanesine
çağırıyorlar. Neşet Halil Atay'la Mehmet Kaplan'la
tanışıyorum. Ondan öyle toplantı günleri oluyor,
uğruyorum. Şiirleri kendim götürüyorum artık. Okulun
bahçesinde dama oynuyorlar öğle aralığında. Bir arkadaşım
var, biz toplumculuk tartışmaları yapıyoruz. Akşamüstü
muhakkak Ankara caddesindeki kitapçılara uğruyorum. Artık
yeni şairleri tanımaya başladım tabiî. Şiir kitabı
istiyorum, veriyorlar. Daha çok ABC kitabevinden alış veriş
yapıyorum. Klasiklerden çıkan kitapları da kaçırmıyorum
hiç. Yunan klasiklerini yutarcasına okuyor, konuşmalarda
Sokratesçilik yapıyorum. Gene bir kitapçı dükkanında
çalışan bir kız var, bana kitap ayırıyor. Bir defasında
Sait Faik'in Medarı Maişet Motoru'nu veriyor, "sakın
kimseye söyleme benden aldığını, kitap bugün toplatıldı
çünkü" diyor.
Okul bitiyor. Yakın arkadaşlarım Yüksek Ticaret'e
kaydoluyorlar. Ben de onlarla birlikte tabiî. Biraz da babamın
isteği baskın çıkıyor. Bir yandan da anahtarları
tutuşturuyor elime, dükkanın anahtarlarını. Düşünüyorum,
ne olacak sanki Yüksek Ticaret'i bitirip de, deyip okulu
terkediyorum.
Birayla votka içmeler başlıyor Ekspres'de, Orman'da. Bir kıza
aşık oluyorum (Mefharet değil). Ardından hemen evleniyorum.
Müthiş kitabımı, İkindi Üstü'nü o sıralar çıkarıyorum
(sende yoktur inşallah). Önüme gelene veriyor ya da
yolluyorum. Varlık'ta Melih Cevdet'in kısa bir tanıtması
çıkıyor. Seviniyorum. Orhan Veli, sanırım adı
"Karikatürden Şiire" adlı bir yazı yazıyor. Benim
bir mısramı alarak, böyle mısra yazılmaz anlamına bir
şeyler söylüyor (Bak: Nesir yazıları). Oysa şimdi mısra
hep böyle yazılıyor. Ha, kitabı yayınlamadan önce Tanpınar
görmek istiyor, bir ramazan günü, Tünel'de Narmanlı
Yurdundaki yerine gidiyorum. Çay fincanlarının içinde kahve
getiriyor ve başlıyor okumaya. (Merakla bekledim bekledim.
Bitirdi, gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. Ve dedi:
"bunlar çok güzel şeyler, ama çok. Ne var ki hiçbiri
şiir değil." Hiçbir şey anlamadım tabiî. Bütün
odayı reprodüksiyonlarla doldurdu, bana uzun uzun resim
anlattı, müzikten, Valery'den söz açtı. Bir süre sonra
çıktım. Doğru Haşet'e gittim. Bir sürü resim aldım,
Valery'nin Mélange'nı aldım. Ertesi gün bir Fransızca
hocası tuttum, aylarca ders aldım. Karşılıklı konuşmaya
başlamıştık bile. Bir gün dedim ki bizim hocaya, biraz da
Valery okusak olmaz mı? Olur, dedi. Açtık kitabı, adam bir
türlü çeviremez türkçeye. Hoca çeviremezse ben nasıl
çevirirdim ilerde? Baktım olacak gibi değil, kestim ders filan
almayı, doğru meyhaneye. O zamanlar nasıl anlıyabilirdim ki,
bizim hoca şiirceyi bilmiyor asıl.)
Asmalımescitte, Elit diye bir pastahane vardı. O zamanlar orda
toplanırdı sanatçılar (Sait Faik'in bir röportajı vardır).
Bir gün dükkana ben yaşlarda iki kişi geldi, dergi çıkarmak
istediklerini, benim de yazmamı ve başka yazarlardan yazılar
istememi söylediler. Elit'e gittik. Dergi çıksın, görelim
de, ondan sonra, dedi Oktay Akbal. Ötekiler de böyle
söylediler. Arkadaşlar gitti, ben kaldım. Salâh Birsel geldi
yanıma ve ilgilendi. Şiir kitabımdan söz açtı. Arkadaş
olduk. Uzun yıllar da arkadaşlık ettik. Çok şey öğrendim
ondan. Nasıl mısra kurulur, şiirin bütünlüğü nedir, neler
okumalı, nelere nasıl bakmalı, hepsini. Bilmediği, korktuğu
(o yıllar öyleydi, herkes biraz çekinirdi hiç değilse)
toplumculuktu. Bir gün (Yıl 1949) askere gidelim dedi ve
gittik. Denize ayrılabileceğimizi söyledi. (Sonra o
Heybeliada'da deniz teğmeni oldu, bense Ömerli köyünde topçu
teğmeni). Lise mezunu olanlar Gelibolu'da hazırlık kıtasında
iki ay talim görüyorlardı ayrıca. Önce Gelibolu'ya gittim.
Ordaki sefaleti anlatmam için sayfalar dolusu yazmam gerekir.
Şu kadarını söyliyeyim ki, orda burda şiir yayınladığım
için çavuş çıkmaktan çok korkuyordum. O yıllarda serbest
nazımla yazan şairlere komünist damgasını vuruyorlardı
hemen. Yaprak dergisi çıkmaya başlamıştı. Onu bile
Gelibolu'ya indiğim zaman alıyor, bir kuytuda okuyor, bazan O.
Veli'nin bir şiirini ezberledikten sonra yırtıp kıta'ya
dönüyordum.
İki ay bitti. On gün izinden sonra Ankara'ya gittim. Okula
başladım. O sıralar yeni bir dergi çıkmıştı. Benim de bir
şiirimi yayınladılar. Ataç merak etmiş, Salâh Birsel'e beni
tanıştırmasını söylemiş. Sonra Salâh acele İstanbul'a
gittiğinden biz Nahit Ulvi ile (öyle sanıyorum) gittik. Özen
Pastanesinde oturduk. İlk sorusu "Ruhun içinin içi
nedir?" oldu. Afalladım tabiî. Meğer Peyami
Safa'nınmış bu cümle. Cevap veremedim ama kızdım.
Beğendiğim şairleri sordu, ters cevaplar verdim. Herhalde
benden hoşlanmamış olacak ki, biraz daha oturduk ve
ayrıldık. Sıkıntılı okul hayatı yavaş yavaş eridi.
Yalnız pazartesi günleri, Ataç'ın yazılarını okuyabilirdim
Ulus gazetesinde. Başka gazete girmezdi okula. Bir gün
Hürriyeti Seçtim kitabını getirdiler, isteyenin
alabileceğini söylediler. Bir tane aldım. Tabiî Antisosyalist
bir kitap. Yalnız bir cümleye takıldım, bir amele, bilmem
kaç yaşında emekliye ayrılmıştı... Hafta sonları Üç Nal
lokantasında içerdim, oraya arada gelen O. Veli'yle tanışmak
umuduyla. Sonra Kaynak dergisinde, buluşurduk yeni tanıdığım
arkadaşlarla. En yakın arkadaşım çavuş çıktı. Bir gece
alıp götürdüler. Ne de olsa insan bilmeden de arkadaşını
seçebiliyor. Altı ay süresince o kadar laf ettik de,
fikirlerini söylemedi. Mehmet Kemal'i devre ortasında
götürdüler zaten. Sanırım 40 kişi kadar çavuş çıktı o
devre. Evet, askerlik bitti.
İstanbul'dayım. İşten eve evden işe. Arada bir Beyoğlu'na
tabiî. Artık bir yığın sanatçı tanıyorum. Salâh, Alp
Kuran, Nermi Uygur filan içiyoruz bazan da. Şiirlerim
Yenilik'te yayınlanıyor çoğun. Salâh götürüyor tabiî.
Bir gün Şato'da (eski Mazarik) Hüsamettin'le tanışıp aynı
masada oturuyoruz biraz. Bir şiirim çıkmıştı Yeditepe'de.
Bana, "Böyle ince şiirler yazdıkça getir" diyor.
Ondan öyle Yeditepe'nin yazarı oluyorum. O. Kemal, M.
Buyrukçu, ben bir üçlü oluyoruz. Sonra bizim M. Eloğlu ile
arkadaşlık kuruyoruz. Degüstasyonda içmeler başlıyor.
Yıllar akıyor böyle böyle. Sonra Turgut, Cemal, İlhan
Berk... Ve sonra? Sonrası iyilik güzellik.
Hayatımda en önemli olay: Kapalıçarşı yangını. Dükkanım
yanmasaydı sanırım şiir filan yazamazdım. Ve Jak (ortağım)
anlayışlı davranmasaydı.
İşte böyle Reis, kitaplar, şiirler ortada. Soracağın bir
şeyler olursa yanıtlarım. Bütün bunları yazarken aklıma o
kadar çok şey geldi ki, hepsini yazsam kitap olurdu. Bu
kadarıyla yetinelim şimdilik. Bir de şu var: bu yazıdan
yararlan ama, gerekli olsa bile koyma yazının içine. Bir renk,
bir koku gibi kalsın sende. Sevgiler, selamlar Reis.
* Edip
Cansever'in, 1970'lerin başında Mehmet H. Doğan'a gönderdiği
otobiyografisi. İmlası korunmuştur.
Web Düzenleme : Rıza AFŞAR © ::: İlk Yükleme: 20 Mart 2000 ::: Güncelleme: 27 Ocak 2003 ::: Bana Yazın |